• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.twitter.com/@EtkinYayinevi
    • İcat ettiği teleskopuyla yıldızlara uzanan ve insanoğluna uzaydaki adresini gösteren büyük insan 455 yaşında...
    • Bu kitapta, bundan 400 yıl önce, “dünya dönüyor” diyen Galileo’nun çileli yaşamını okuyacaksınız. Bugün daha okulun ilk sıralarında öğrendiğimiz “dünyanın döndüğü” gerçeğini dile getirmek için engizisyon mahkemelerinde yargılanmayı, zindanlara atılmayı ve hatta yakılarak öldürülmeyi göze alarak bilimsel düşünceyi geliştiren insanlara ne çok şey borçluyuz... Galileo'yu hiç böyle tanımadınız.
    • Charles DICKENS 207 yaşında...
    • Romanlarında yoksulları, emekçileri, sağlıksız evleri, barakaları anlatan; kendi de çocuk yaşta işçi olarak çalışmış biri olarak özellikle çocukların yaşadığı zorlukları, çocuk emeği sömürüsünü, kimsesiz çocukları, güçlü bir anlatımla dile getiren; anlatımı yalın, süssüz, ancak gerçekçi ve etkileyici olan ve “... İçinde yaşanılan dönemi tüm pislikleriyle anlatan gerçekçi yazar” Charles DICKENS 7 Şubat'ta 207 yaşına girdi. Eserleriyle yaşayan DICKEN'in ilginç biyografisi bu kitapta.
    • 8 Şubat 1828 yılında doğan JULES VERNE 191 yaşında...
    • Yazdıkları kadar biyografisi de sırlarla dolu olan Jules Verne, kendi geleceği hakkında bile hiçbir tahminde bulunmazken nasıl olmuştu da insanoğlunun yüz yıl sonra gerçekleştirdiği teknolojileri önceden hayal edip yazabilmişti? O, bilim ve teknolojiye yol gösteren bir peygamber miydi? Bilim ve teknolojide meydana gelecek gelişmeler sadece ona mı gözükmekteydi?
    • Doğu'nun Sönmeyen Yıldızı HAYYAM
    • ...tarih, insanoğlunun faaliyet gösterdiği her alana yeteneği olan pek çok dâhiye tanıklık etmiştir.Onlar tüm insanlığın gerçek süsü, en büyük serveti ve hazinesidir. Ömer Hayyam’ın da onlardan biri olduğunu söyleyebilir miyiz? Kesinlikle evet. Hemen aklımıza ikinci bir soru geliyor: Bu yeteneklerden hangisi daha çok göze çarpar? Adını ölümsüz kılan asıl şey nedir? Acaba Hayyam'ın hangi yeteneğini ilk sıraya koyabi..
    • Gerçekçi Romanın Ustası BALZAC
    • "Her zaman olduğu gibi gecenin on birinde üzerine geceliğini giyiyor, başında komik duran takkesini takıyor, kahvesini hazırlıyor ve masasına oturup, sabahın ilk ışıklarına kadar çalışıyordu."
    • yeni kitap... Elektriğin Newton'u AMPERE
    • Daha çocuk yaşlarındayken babasının giyotinle öldürülmesinin sarsıntısıyla ruhsal bunalıma giren ve neredeyse bitkisel hayattan bir yılda çıkan, sonra da adını buluşlarıyla bilim tarihine yazdıran; ama sahip olduğu muhteşem zeka kadar da özel hayatında mutsuz olan bu büyük insanın acıklı yaşamöyküsü.
    • yeni kitap... Mantık Biliminin Kurucusu ARİSTO
    • Aristoteles ismi bizi, bir insanın görebileceği en muhteşem manzarayla yüz yüze bırakıyor: Sıradan sevinçleriyle, kederleriyle ve hastalıklarıyla birlikte altmış üç yıllık bir dünya hayatı ve ölümden sonra devam eden iki bin senelik ömür!...
    • Tıpta Devrim Yapan Kimyager PASTEUR
    • "Otuz asırdır var olan Tıp biliminin temellerini değiştiren en muazzam devrim, Tıp dünyasına yabancı bir insan, Pasteur tarafından gerçekleştirildi." Bruardel
    • Çağının Ötesinde Bir Dahi TESLA
    • Sıradışı geniş ve açık bir alın, karakteristik, ince hatlı zarif bir burun, çökük yanaklar, yarım bir tebessümle donakalmış ince dudaklar, bakışlarıyla insanın ruhuna işleyen yorgun ve hüzünlü o harika mavi gözler... Seksen yedi yaşındaki ihtiyarın yüzünün tüm çizgilerinde, canını kurtarmak için değil, sadece insanlık yararına bir şeyler yapabilmek uğruna, en azından biraz daha zaman kazanabilmek için ölüme ısrarla direnen ifadesi kazınmıştı. (...)
    • Rönesans Dahisi DA VİNCİ
    • Leonardo büyüleyici bir çocuktu; yakışıklı, uysal ve son derece tatlıydı. Sağlıklı bir şekilde büyüyüp olgunlaştı, akranlarında nadir görülür fiziksel bir gücü vardı. Okulunu kolaylıkla bitirdi. Kimseye zararı dokunmazdı. Evde istisnasız herkes ona hayranlık duyardı. Annesiyle çok nadir görüşürdü. Bu nedenle onun Akkatabrik ile nasıl bir hayat sürdüğünü bilemiyoruz. Leonardo çocukluğunu muhteşem Toskana doğasıyla iç içe geçirdi. Vinci kasabası iki dağ arasına kurulmuştu. Ormanlık yamaçlar...
    • "BU KİTABI NEDEN YAZDIM?
    • Böyle bir sorunun cevabının daha ilk cümlesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün insan olarak, teşkilâtçı olarak, ihtilalci olarak, barışçı olarak sıfatlarından bahsetmek gerekir ki, bu büyük adamın hatırasına kalbinin en samimi köşesini ayıran Türk okuyucusuna bunları anlatmak beni biraz güç duruma düşürüyor. PARAŞKEV PARUŞEV"
    • TÜRKİYE'DE BİR İLK...
      Tolstoy'un bilinmeyen eseri ilk kez Türkçe yayınlandı.
    • Rusya’da ilk kez 1886’da yayınlanan ama hem Çarlık Rusyası, hem de Sovyet Rusya’nın sansürü nedeniyle bilinmeyen bu kitap Türkiye’de ilk kez yayınlanmaktadır. “Yunan Öğretmen SOKRATES” kendi zamanını aşan, tüm zamanlar için geçerliliği olan bir eserdir. Yaşamlarının anlamını ve amacını merak edenler, bu kitapta kendileri için çok yeni, beklenmedik ve aradıkları doğru cevapları bulacaklardır. Bu kitap her yaş ve meslekteki insanın ilgisini çekecek bir kitaptır.
    • Devrime Adanmış Bir Hayat CHE
    • "Küba devrimi gerillalarından birisi olan oğlumun nasıl Binbaşı Che olduğunu ve Bolivya Dağlarına çıktığını anlayabilmek için,” diye anlatıyor don Ernesto “geçmişin perdelerini açmak ve ailemizin atalarını tanımak gerekiyor. Hemen söyleyeyim; oğlumun damarlarında akan kanda İrlanda isyancılığı, İspanyol savaşçılığı, Arjantin yurtseverliği vardı. Belli ki Che’ye bizim asi atalarımızdan bazı özellikler miras kalmış. Karakterinde onu uzak yolculuklara, tehlikeli maceralara, yeni fikirlere çeken...
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam11
Toplam Ziyaret25290

ANASAYFA


     Gerçekçi Romanın Ustası BALZAC

   
Ürün Kodu : 978-975-6391-69-3
Üretici : ETKİN YAYINEVİ
Etiket Fiyatı : 26.50 TL (KDV Hariç)
Ürün Özellikleri
"Her zaman olduğu gibi gecenin on birinde üzerine geceliğini giyiyor, başında komik duran takkesini takıyor, kahvesini hazırlıyor ve masasına oturup..
        Detaylar
 
 
Detaylar
GİRİŞ
 
Paris’in banliyölerinden Jardies’de, tek bir ceviz ağacının cılız gölgesi arasından yükselen malikânenin bahçe duvarını tırmanmaya çalışan orta yaşlı adam, son bir hamleyle kocaman göbeğini yukarı çektikten sonra kendini çitlerin üzerinden bahçeye bıraktı. Bir patates çuvalı gibi yere yapıştı. Sersemlemiş bir halde başını doğrultmaya çalışırken burnunun dibinde bir çift çarık gördü. Çarığın sahibini tanıyordu; doğrulmaktan vazgeçip öylece bekledi.
Çarıkların sahibi, “Bay Balzac,” dedi alaylı bir sesle, “olay artık müzikal bir komediye dönüştü, ne dersiniz?”
Sesin sahibi, malikânesinin bahçesine göz kulak olması için aylık on altın franka tuttuğu Rouchon adındaki bahçıvandı. Balzac tam üç aydır Rouchon’a maaşını ödemiyordu. Dolayısıyla otuz frank borçlanmıştı. Yine cebinde para olmadığından, bahçıvana görünmeden malikâneye ulaşmak istemiş, o yüzden de bahçe kapısı yerine çitlerden aşmayı göze almıştı. Ama yine de yakalanmıştı işte...

..............
Balzac’ın yazdığı metinler üzerinde çok hassas olduğunu en az benim kadar biliyorsunuz. Buna kaç kez tanık olduğumu anlatamam. Matbaadan yazdığı metinlerin çıktıları gelince hemen kendine bir kahve hazırlar ve yazıları okumaya başlardı. Kendisi de fazla değişiklik yaptığının farkındaydı elbette ve bunu da zaman zaman keyifle anlattığı olurdu.
“Benim gibi bin bir güçlükle yazan bir insanın bu kadar çok eser üretebilmesi için bütün hayatını yazıya vermesi gerektiğini neden anlamak istemiyorsunuz?”
Doğru söylüyordu Honore, her sayfayı, ama her sayfayı en az 18 kere düzeltirdi. 18 minimum rakamdı, bundan aşağı asla düşmezdi. Üst sınırını artık hiç hesaplamamıştım. Onun bir sayfanın başına oturması, benim bunalıma girmeme neden oluyordu. Daracık odada bir o yana bir bu yana yalpalayarak ve kahvenin daha fazla tadını alabilmek için uğraşıyordum, o kadar. Asla beni dinlemiyordu, asla!
Ama Balzac’ın peşinde hiç ummadığı bir şey dolaşıyordu: Yorgunluk...
1840’lı yılların başından itibaren Balzac’ın sağlığı ile birlikte çalışma teposu da düşmeye başladı. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu, çünkü ben de ciddi anlamda yorulmuştum. İkinci bir Balzac olarak onun beyin kıvrımlarında dolaşmak bile beni yeterince yormuştu. Son yıllardaki bazı başarısızlıklar da onu iyice yıpratmıştı. O eski kıvrak ve becerikli Balzac’tan artık eser yoktu. Para ihtiyacı hala devam ettiği için de morali sık sık bozuluyordu. Dinlenmesi gerekiyordu. Birkaç kez dinlenmesi için telkinde bulunduysam da, “Param yok nereye gideceğim?” diyerek beni elinin tersiyle kovaladı.
Bir gün tavanarasında bir odada bana dert yanmaya başladı. “21 Kasım’dan 5 Aralık’a kadar bütün zamanımı hastalıkla geçirdim Llo,” dedi. “Para konusunda verilen sözlerin tututlmamasından, aşırı çalışma ve sıkıntı yüzünden korkunç bunalımlara girdim. Kısıcası Llo, işi gücü bırakmış durumdayım. Bedenim kanımı emen sülüklerden yorgun düştü. Yine de birkaç güne kadar bu sıkıntılardan kurtulacak ve eskisi gibi sağlıklı hayatıma kavuşacağım. Bundan eminim. Yüreğimdeki büyük damarların biraz tıkandığı söyleniyor, ama gerçek şu ki, sürekli başım dönüyor ve rengim de hep sapsarı. Ayın onunda yeniden çalışmaya başlayacağım.”
Zavallı dostum, zavallı Honore... Gözümün önünde eriyişi, yok oluşu beni de etkiliyordu. Onun yok olması demek, benim de yok olmam anlamına geliyordu, ama yapabileceğim bir şey de yoktu.
“Bayan Hanska’dan bir miktar para istesen,” dedim.
“İyi fikir, ama vereceğini sanmıyorum,” dedi umutsuzca. “Daha önceleri Berny, Kontes Guidoboi, Helene de Valette bana yardım etmişti. Bayan Hanska’dan hiç yardım görmedim desem yalan olmaz. Belki de zamanı gelmiştir...”
Gözlerinde bir umut parıltısı belirmişti. Ardından kolları iki yana düştü.
“Bayan Hanska benim Petersburg’a, yanına gitmemi istemiyor. Kaldı ki borç verecek... Çok umutsuz bir haldeyim Llo, bana bir akıl ver.”
Onun aklı bendim işte... Sonuna kadar da kullanmıştı. Bunun farkında mı değildi? Bayan Hanska’nın tavrı çok net ve kesindi. Honore’yi Petersburg’da istemiyordu. Hatta Balzac’ı sadakatsizlikle, hafifllikle suçluyor, Viyana dönüşüde Heidelberg’de veya başka bir kentte Lady Ellenbourough’ta yakınlaşmasıyla kendisine ihanet ettiğini söylüyordu. Zehir zemberek mektuplardı gelenler ve Honore’nin umutsuzluğunu katlıyordu okudukça.
İşte tam bu sırada Liszt belası sarmıştı Balzac’ın başını. Ünlü bir piyanist ve besteci olarak her gördüğü kadını baştan çıkarmaya çalışan ünlü piyanist, Bayan Hanska’ya da çengel atmış durumdaydı. Bu Balzac için dayanılmaz bir şeydi. Liszt’e saygısı sonsuzdu Honore’nin, hiçbir konserini kaçırmazdı ve her konser çıkışında onunla birlikte mutlaka yürürdük. Ama Bayan Hanska söz konusu olunca Honore frenlere basmak zorunda kaldı.
Benim gördüğüm kadarıyla Liszt, orta boylu, solgun yüzlü bir delikanlıydı. Balzac’tan çok küçük görünüyordu bunu da ince yapısına borçluydu daha çok. Zekâ dolu bakışları olduğu kesindi. Dar bir alnı ve kalın dudakları vardı. Zaten Bayan Hanska’yı da bu “kalın dudaklarının” ayarttığı söyleniyordu Paris sosyetesinde.
“Gülümsediği zaman gökyüzünü anımsatan dudakları vardı,” diyordu sık sık Balzac bana dönüp. “Son derece sevimli, hatta olağanüstü sevimli bir yaratık... Büyük sanatçının gözleri, özellikle de daracık alnı şeytanın aynı anda şevheti ve sefaleti temsil eden alnına benziyor. Bu adamın yaşamında birçok zorlu mücadele olduğundan eminim Llo. Yüzünün aşağı bölümü, özellikle de tanımlanması olanaksız gülümsemesi, bir meleğin gülümsemesini andırıyor. Bu haliyle elde edemeyeceği kadın da yok sanırım.”
“Sık görüşüyor musunuz,” diye sordum. Sanki bilmiyormuş gibi.
O da sanki ben karşısındaymışım gibi kendi sorduğu soruya cevap verme ihtiyacı duymuş olacak ki, “Düzenli olarak beni ziyaret ediyor,” diye başladı. “Olağanüstü bir yapısı var ve onu incelemek çok hoşuma gidiyor. Soylu tarafları olduğu gibi, yoksul tarafları da var ve saklamıyor. Ondaki üstün değerler karlı Alp Dağlar’ı gibi, ama aynı şekilde Charybde’deki gibi uçurumlar da var ruhunda. Kendisini felakete sürükleyebileceği gibi, başkalarını da felakete sürükleyebilecek bir yapıda...”
“Bu seni ürkütüyor mu?”
“Hayır, kesinlikle.”
“Ama Bayan Hanska ile olan ilişkisi seni rahatsız ediyor...”
Honore bir süre sustu. Düşünceye dalmıştı. “Hayır,” dedi yeniden... “Düşündüm de, hayır... Bu onu kıskanmam anlamına gelir, böyle bir şey yok.”
“Emin misin,” diye sordum ısarlı biçimde.
Yine elinin tersini başının üzerinde dolaştırıp, “Sen karışma,” dedi.
“Liszt Moskova’ya konser vermeye gitti. Döndüğünde çok üzgün görünüyordu. Çok acıdım o haline. Onun dostluğu benim için çok önemli Llo. Kadim dostluk nedir bildiğim için, bu kelimeye haksızlık etmek istemem. Gerçekten çok üzüldüm. Alpler için bir şey diyemem de, uçurumlar insanı felakete sürükleyebilir. Yalnızca kendisini değil, başkalarını da sürükleyebilir.”
“Ne demek istiyorsun Honore? Bunda imalı bir şey seziyorum...”
“Evet, tahmin ettiğin doğru. Bayan Hanska’yı da felakete sürükleyebilir, söylemek istediğim tam olarak bu. Moskova’ya gidişi, oradan Petersburg’a geçmek isteyişi... Sanırım Hanska’dan yeteri kadar yüz bulamadı. Ama yine de bu adama hayranım Llo, ne yalan söyleyeyim. Ondaki dehayı fark etmemek mümkün değil.”
“Bu da demektir ki, yakında Petersburg’a yolculuk var...”
“Nereden çıkartıyorsun Llo? Petersburg’tan söz eden kim? Cebimde Petersburg’a gidecek kadar para olsa bir dakika durmam aslında ya, ama yok. Biliyorsun...”
Yine de 3 Haziran geldiğinde Honore, Petersburg’a giden buharlı gemi için bilet almak için acentelere uğradı. İlk gemi Haziranın 22’sinde kalkıyordu, parası olmayan Honore için bu tarih çok erkendi. Temmuz başında bir miktar para bekliyordu ve o yüzden de Petersburg ziyaretini ertelemek zorundaydı. Çok acıklı bir hali vardı. Yaşamının en acıklı dönemlerinden birini geçiriyordu bana göre: Bir yanda sevgilisi bekliyordu onu, en azından Honore öyle olduğunu umuyordu, diğer yandan cebinde para olmadığı için gidemiyordu.
Sonunda, sağdan soldan gelen birkaç kuruşu cebine doldurarak, 17 Temmuz 1842’de Petersburg’a giden buharlı bir gemiden biletini almayı başardı. Para kazanamamıştı, ama borçlanmayı sürdürüyordu. Mücevher işiyle uğraşan ve yüklü miktarda borç taktığı Buisson’a yeniden müracaat ederek, Bayan Hanska’ya hediye etmek üzere 800 franklık mücevher satın aldı. Kendine de bir o kadar para harcayarak şık takım elbise, gömlek ve yelek diktirdi. Buisson’a olan borcu 14 bin frankı geçmişti.
 
 
YAZAR, ÇEVİRMEN VEYA BAYİ OLARAK
BİZİMLE ÇALIŞMAK İSTER MİSİNİZ?