• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.twitter.com/@EtkinYayinevi
    • Çağının Ötesinde Bir Dahi TESLA
    • Sıradışı geniş ve açık bir alın, karakteristik, ince hatlı zarif bir burun, çökük yanaklar, yarım bir tebessümle donakalmış ince dudaklar, bakışlarıyla insanın ruhuna işleyen yorgun ve hüzünlü o harika mavi gözler... Seksen yedi yaşındaki ihtiyarın yüzünün tüm çizgilerinde, canını kurtarmak için değil, sadece insanlık yararına bir şeyler yapabilmek uğruna, en azından biraz daha zaman kazanabilmek için ölüme ısrarla direnen ifadesi kazınmıştı. (...)
    • Rus Edebiyatının Usta Kalemi GOGOL
    • "Bir düşünür, bir ahlakçı olarak Gogol, döneminin ileri gelenlerine göre daha alt sınıftaydı ama o, küçük yaşlarından itibaren, topluma faydalı olma arzusu taşıyıp, insanların ıstıraplarını candan paylaşan bir ruha sahip olmuştu ve onların ifadesi için, şiirsel dil, parlak bir mizah, canlı tasvirler buluyordu. Doğrudan yaratıcı etkisi, gözlemi, yaşanan olaylara derinden nüfuz etti ve insan ahlaksızlığının ve alçaklığının gerçek manzaralarıyla toplumsal bilincin uyanmasına açıkça katkıda bulundu."
    • Modern Romanın Babası CERVANTES
      Çıktı...
    • "Kaderin, dikenleri cömertçe dağıtıp, çiçekleri özenle topladığı bu zor hayat yolunu ağır adımlarla tamamlarken, yol gösteren yıldızını hâlâ önünde görüyor ve bu yıldızın sessiz ışığıyla aydınlanarak, ne insanlar ne de farklı durumlar karşısında eğmediği gururlu beyaz saçlı başını yükseklere kaldırıyordu..."
    • Meksika Halk Kahramanı PANCHO VİLLA
      Çıktı...
    • "O günlerden daha kötüsünü hatırlamıyorum” diyecekti sonrasında Villa, “Allah, düşmanımın başına bile vermesin. En çok da yaralı ve bitap düşmüş askerlerimin can vermiş olması, benim onlara hiçbir şekilde yardım edememiş olmam beni mahvetti. Onca yıl komutam altında korkusuzca mücadele veren kardeşlerimin birbiri ardına düştüklerini ve arkalarında kanlarını bıraktıklarını gördükçe boşuna mı verdik bu kurbanları, halk bir gün büsbütün toprak ağalarına ve para babalarına karşı galip gelebilir mi
    • Charles DICKENS 207 yaşında...
    • Romanlarında yoksulları, emekçileri, sağlıksız evleri, barakaları anlatan; kendi de çocuk yaşta işçi olarak çalışmış biri olarak özellikle çocukların yaşadığı zorlukları, çocuk emeği sömürüsünü, kimsesiz çocukları, güçlü bir anlatımla dile getiren; anlatımı yalın, süssüz, ancak gerçekçi ve etkileyici olan ve “... İçinde yaşanılan dönemi tüm pislikleriyle anlatan gerçekçi yazar” Charles DICKENS 7 Şubat'ta 207 yaşına girdi. Eserleriyle yaşayan DICKEN'in ilginç biyografisi bu kitapta.
    • 8 Şubat 1828 yılında doğan JULES VERNE 191 yaşında...
    • Yazdıkları kadar biyografisi de sırlarla dolu olan Jules Verne, kendi geleceği hakkında bile hiçbir tahminde bulunmazken nasıl olmuştu da insanoğlunun yüz yıl sonra gerçekleştirdiği teknolojileri önceden hayal edip yazabilmişti? O, bilim ve teknolojiye yol gösteren bir peygamber miydi? Bilim ve teknolojide meydana gelecek gelişmeler sadece ona mı gözükmekteydi?
    • Doğu'nun Sönmeyen Yıldızı HAYYAM
    • ...tarih, insanoğlunun faaliyet gösterdiği her alana yeteneği olan pek çok dâhiye tanıklık etmiştir.Onlar tüm insanlığın gerçek süsü, en büyük serveti ve hazinesidir. Ömer Hayyam’ın da onlardan biri olduğunu söyleyebilir miyiz? Kesinlikle evet. Hemen aklımıza ikinci bir soru geliyor: Bu yeteneklerden hangisi daha çok göze çarpar? Adını ölümsüz kılan asıl şey nedir? Acaba Hayyam'ın hangi yeteneğini ilk sıraya koyabi..
    • Gerçekçi Romanın Ustası BALZAC
    • "Her zaman olduğu gibi gecenin on birinde üzerine geceliğini giyiyor, başında komik duran takkesini takıyor, kahvesini hazırlıyor ve masasına oturup, sabahın ilk ışıklarına kadar çalışıyordu."
    • yeni kitap... Elektriğin Newton'u AMPERE
    • Daha çocuk yaşlarındayken babasının giyotinle öldürülmesinin sarsıntısıyla ruhsal bunalıma giren ve neredeyse bitkisel hayattan bir yılda çıkan, sonra da adını buluşlarıyla bilim tarihine yazdıran; ama sahip olduğu muhteşem zeka kadar da özel hayatında mutsuz olan bu büyük insanın acıklı yaşamöyküsü.
    • yeni kitap... Mantık Biliminin Kurucusu ARİSTO
    • Aristoteles ismi bizi, bir insanın görebileceği en muhteşem manzarayla yüz yüze bırakıyor: Sıradan sevinçleriyle, kederleriyle ve hastalıklarıyla birlikte altmış üç yıllık bir dünya hayatı ve ölümden sonra devam eden iki bin senelik ömür!...
    • "BU KİTABI NEDEN YAZDIM?
    • Böyle bir sorunun cevabının daha ilk cümlesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün insan olarak, teşkilâtçı olarak, ihtilalci olarak, barışçı olarak sıfatlarından bahsetmek gerekir ki, bu büyük adamın hatırasına kalbinin en samimi köşesini ayıran Türk okuyucusuna bunları anlatmak beni biraz güç duruma düşürüyor. PARAŞKEV PARUŞEV"
    • TÜRKİYE'DE BİR İLK...
      Tolstoy'un bilinmeyen eseri ilk kez Türkçe yayınlandı.
    • Rusya’da ilk kez 1886’da yayınlanan ama hem Çarlık Rusyası, hem de Sovyet Rusya’nın sansürü nedeniyle bilinmeyen bu kitap Türkiye’de ilk kez yayınlanmaktadır. “Yunan Öğretmen SOKRATES” kendi zamanını aşan, tüm zamanlar için geçerliliği olan bir eserdir. Yaşamlarının anlamını ve amacını merak edenler, bu kitapta kendileri için çok yeni, beklenmedik ve aradıkları doğru cevapları bulacaklardır. Bu kitap her yaş ve meslekteki insanın ilgisini çekecek bir kitaptır.
    • Devrime Adanmış Bir Hayat CHE
    • "Küba devrimi gerillalarından birisi olan oğlumun nasıl Binbaşı Che olduğunu ve Bolivya Dağlarına çıktığını anlayabilmek için,” diye anlatıyor don Ernesto “geçmişin perdelerini açmak ve ailemizin atalarını tanımak gerekiyor. Hemen söyleyeyim; oğlumun damarlarında akan kanda İrlanda isyancılığı, İspanyol savaşçılığı, Arjantin yurtseverliği vardı. Belli ki Che’ye bizim asi atalarımızdan bazı özellikler miras kalmış. Karakterinde onu uzak yolculuklara, tehlikeli maceralara, yeni fikirlere çeken...
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam10
Toplam Ziyaret32523
videolar

ANASAYFA


     Doğunun Bilim Güneşi
İBNİ SİNA

   
Ürün Kodu : 978-975-6391-11-2
Üretici : ETKİN YAYINEVİ
Etiket Fiyatı : 19.50 TL (KDV Hariç)
Ürün Özellikleri
Elinizdeki bu kitap; “Düşünüyorum öyleyse varım” sözünü Descartes’tan beş yüz yıl önce söylemiş olan İbni Sina’nın yaşamöyküsüdür.
        Detaylar
 
 
Detaylar
Siz onları hiç böyle tanımadınız…
 
Elinizdeki bu kitap; Düşünüyorum öyleyse varımsözünü Descartes’tan beş yüz yıl önce söylemiş olan İbni Sina’nın yaşamöyküsüdür.
İbni Sina’yı ve onun büyüklüğünü anlayabilmek için, günümüzde daha ilk sınıflarda öğretilen, ama uzak geçmişteki o dönemde henüz bilinmeyen pek çok şeyi unutmamız gerekir. Örneğin Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü unutup Dünya’nın, evrenin merkezi olduğuna inanmamız, şeytanın insanları ele geçirip psikolojik nöbetlere neden olduğuna inanmamız, oksijen, hidrojen ve azotun var olduğunu unutmamız, esrarengiz “felsefe taşı” yardımıyla has olmayan bir parça metalden külçe altın elde etme denemelerini normal karşılamamız, telgrafı, telefonu, radyoyu, televizyonu, interneti kullanımdan kaldırmamız; büyücülere, kem göze, ifritlere inanmamız gerekir ki, Ortaçağ Doğu Dünyasının ortalama eğitim almış insanıyla onu kıyaslayabilelim.
Gerçek bilgi ve deneyim susuzluğuyla İslâmın en katı emirlerini ihlâl ederek, insan cesetlerine otopsi yapan ve işlediği bu günah yüzünden kendisinin de ceset haline dönüşebilme tehlikesini bile göze alan bu büyük insanın 57 yıla sığdırdığı, ama bin yıllara sığmayan öyküsü, benzerine rastlamanın zor olduğu büyük bir bilimsel kahramanlık örneğidir.
O, antikçağ dünyasının bilimiyle, yaşadığı dönemin bilimini birleştiren bir halka oldu. Bu halkanın olmaması durumunda insanlık kültürü başka bir yola kayabilir ve XXI. yüzyılda bizler antikçağ bilginlerinin görüşlerine ve kör inançlarına şimdikine göre çok daha bağımlı olabilirdik.
İnsanlık yolunu aydınlatmak için yanması gereken ateşi elinden alıp söndürmek için birleşen yobazlara, yalancı sofulara, sahte bilginlere, astrologlara, simyacılara, büyücülere, falcılara, doğaüstü güçlere sahip ermişlere karşı elindeki bilgi meşalesini sıkıca tutup yılmadan ileriye yürüyerek bugünkü modern dünyanın temel yapıtaşlarını yerleştiren büyük bilgine çok şey borçluyuz...
İbni Sina’yı hiç böyle tanımadınız…

Yazar üzerine

Vera Alekseyevna Smirnova-Rakitina, Smolenskiy bölgesinde Vyazma şehrinde doğdu. Öğrenimini Vhutemas’ta (Güzel Sanatlar Akademisi) tamamladıktan sonra, ressam F. İ. Rerberg’den kitap grafi sanatı kursları aldı. Birkaç yıl resimle uğraştı. Kitapları 1833 yılından beri yayımlanır. Savaştan önce, “Büyük Adamların Hayatları” dizisinde, “Mendeleev”, Mussorski” “Glinka” kitapları çıktı (V. Sletova takma adıyla). 20 yıl civarında dergilerde çalıştı. 1955 yılında, “Sovetskiy Pisatel” yayınevinden “Avicenna’nın Hikâyesi” adlı kitabı yayımlandı. 



KİTAPTAN BİR ALINTI... 

(…)

Abdullah İbni Sina, düğünden sonra Afşana’ya yerleşti. Genç karısı Sitara Hicri 370 yılında geleceğin bilim adamı Hüseyin’i doğurdu. Ondan bir yıl sonra ise ikinci oğul Mahmud dünyaya geldi. İbni Sina ailesi, bilmediğimiz nedenlerle altı yedi yıl daha Afşana’da yaşadı; ancak çocuklar büyümeye başlayıp da eğitimlerini ciddi olarak düşünme zamanı geldiğinde Buhara’ya taşındı.

Bu yıllarda Abdullah İbni Sina’nın yönetim basamağında hızla yükseldiği anlaşılıyor. Buhara’da Mustafa’nın divanında[1] hemen iyi bir iş buldu ve kalabalıklaşan ailesi için bir ev aldı.

Kervan, Abdullah İbni Sina’nın ailesiyle birlikte başkente girdiğinde sonbaharın son günleriydi. Son ürün toplanmış, Orta Asya’nın rutubetli kışlarına özgü kötü ve sıkıcı havalar neredeyse başlamak üzereydi.

Abdullah’ın çocukları yaşlarının küçüklüğüne rağmen, Buhara’ya ilk girdiklerinde edindikleri izlenimleri hayatları boyunca unutmayacaklardı. Buhara, taşradan gelen herkesin hayal gücünü, özellikle de dünyadaki bütün olayları algılamaya tamamen açık olan çocukların hassas ve kolay etkilenen ruhunu hemen hayrete düşürürdü.

Abdullah, kervanın en başında gidiyordu.

Çocukların amcası Yoldaş’la birlikte oturdukları deve onun arkasındaydı. Onların arkasından da rahat sepetlerin içinde oturan anneyle küçük kızı gidiyordu. Daha arkalarda ise eşya ve erzaklarla yüklü kağnıların büyük tekerleri gıcırdıyordu. Abdullah ve ailesine küçük bir koruma gücü eşlik ediyordu. Afşana’dan Buhara’ya giden yol uzun değildi, ama asıl uğraşı hayvancılık olmakla birlikte, herkesin bildiği gibi soygun ve yağmacılığa tenezzül eden ve civardaki şehirlere baskınlar yapmaktan çekinmeyen göçebe Türk boyları Maveraünnehir steplerinde yaşıyordu. Karahitaylar mıydı, Çiğiller miydi diye kimin saldırdığını ve malını elinden kimin aldığını sonradan düşünüp durmaktansa bir konvoy tutmak daha mantıklıydı.

Yolcular Buhara’ya öğle namazında girdiler. Yağış yüklü bulutları yarıp geçen güneş ışınlarının aydınlattığı azametli, yüksek şehir duvarları karşılarında duruyordu. Küçük, yoksul evceğizler duvarların eteğine dizilmişti. Bostancılık yapanlar, mezarcılar ve diğer yoksul insanların hepsi burada yaşıyordu. Asıl şehir, içine girmek için para ödenmesi gereken duvarların arkasında başlıyordu.

Şehre kuzeydoğu kapısından girdiler. Ticaret ve zanaatçıların varoşu rabad[2] hemen burada başlıyordu. Atıkların ve kirli suların kokuşmasıyla pis pis kokan dar ve kirli sokaklar, yolcuların iğrenerek yüzlerini ekşitmelerine neden oluyordu. Bu, köyün temiz bozkır havasına alışık olan yolcular için dayanılamayacak bir şeydi.

Rabaddan sonra, şehir merkezi civarında, dünyanın her köşesinden gelen rengârenk ve eşsiz güzellikteki mallarla dolup taşan, yaygara ve hercümerç içindeki çarşılar başlıyordu. Satıcıların bağrışları, eşekleri sürenlerin haykırışları, sarrafların çığlıkları, kalabalığın uğultusu, zanaatkârların yakınlarda bulunan atölyelerinden gelen ve çocukların hiç alışık olmadığı kendine özgü seslerle birleşiyordu. Bakırcıların kâselere, taslara, kumganlara[3] girift bir bezeme yapmak için bakırı döverken çıkardığı sesler, marangoz bıçkılarının ıslığı andıran gürültüsü, kumaş dokuyucularının tezgâhlarından gelen tarakların monoton tıkırtıları, deri döverken saraçların kullandığı ahşap çekiçlerin çıkardığı tak tak sesleri ve süslü çömleklerin, kapların birbirlerine çarparken çıkardığı sesler hepsi birden duyuluyordu. Köşedeki bir dükkânın penceresine yerleştirilen ve güneşte pırıl pırıl parlayan eşsiz güzellikteki saydam kadehleri, vazoları ve şişeleri gelip geçenler hayranlıkla seyrediyordu.

Bu kap kacağı erişilmez bir harikaya bakıyormuş gibi seyreden amca, çocuklara fısıldadı:

— Cam!

Cam! Babalarının sözünü ettiği saydam, harika şey. Çocuklar, neredeyse içinde oturdukları heybelerden atlayıp çıkacaklardı; onu görmeyi, ona dokunmayı, ellerinde tutmayı öyle çok istiyorlardı ki! Ama duracak zaman yoktu. Abdullah İbni Sina’nın develeri, alışveriş eden veya etrafı aylak aylak seyreden kalabalığın, dükkânların, atölyelerin yanından kurumlu kurumlu geçiyordu.

Keskin çocuk gözleri, Buhara çarşısının önlerine serdiği bu yeni ve harika dünyadan bölük pörçük izlenimler yakalamayı zar zor başarmıştı.

Sonunda kaldırım döşenmiş geniş meydana çıktılar.

— Burası Registan Meydanı, dedi, çocuklara her şeyi öğreten yol arkadaşı.

Bu saatte fazla kalabalık yoktu, meydan bir uçdan öbür uca tamamen görünüyordu. Burada hava daha temiz, binalar daha yüksek ve daha gösterişliydi; sonunda başkente geldikleri hissediliyordu.

Yolcular; güzel kolonları, zarif kubbeleri, girift oymalarla bezenmiş minareleri, kemerleri ve ahenkli çizgileriyle parlayan güzel camiden uzun zaman gözlerini alamadılar.

“Ark” olarak adlandırılan ve müstahkem kale olarak da işlev gören Buhara Emiri’nin sarayının yükseldiği tarafa da bakmak gerekiyordu. Yapı; muazzam büyüklüğü, son derece gösterişli görünümü, kasvetli havası ve kale duvarlarının kalınlığıyla insanı şaşkına çeviriyordu. Camiyi cömert ışınlarıyla aydınlatan ve ona böylesi ince ve zarif bir görünüm kazandıran güz güneşi sanki Ark’a hiç dokunmadan geçiyordu. Develer sağa bir yere döndü. Sarayın çok sayıdaki penceresi, rengârenk bezemelerle süslü parmaklıklar, mozaikler, ansızın karşılarında ışıldamaya başladı. Ark sanki birden bire daha yüksek, daha güzel ve daha güler yüzlü olmuştu.

Devlet yönetiminin işlerini yürüten divan binaları kalenin yakınlarındaki meydan boyunca sıralanmıştı.

Diğerlerinden hiçbir farkı olmayan uzun ve alçak bir binayı Yoldaş amca çocuklara gösteriyordu:

— İşte babanız orada çalışıyor. Bu, Mustafa’nın divanı.

Köy çocukları olarak onların bugün gördükleri zaten çok fazlaydı. Binalar, şehir usulüne uygun giyinmiş arada bir gelip geçen şık yayalar dikkatlerini çekiyor, bazen de zırh yelekli iki usta atlının veya üzerine kırbalar asmış çıngıraklı bir sakanın, ya da siyah giysileriyle yarasayı andıran topal bir ihtiyar kadının arkasından büyük bir merakla bakıyorlardı.

Bu zengin şehirde, bu Registan Meydanı’nda daha ne çok şey göreceklerini akıl bile edemeden, açgözlülükle çevrelerini inceliyorlardı. Oysa buraya, silahlı muhafızları eşliğinde Emir’in camiye gidiş alayını veya ücretli askerî birliklerin geçidini seyretmek için defalarca geleceklerdir. Askerlerin, köle olarak ayrılan esir grubunu kamçılayarak meydanın ortasından sürerken, bindikleri harın atları zıplatarak seferden dönen komutanları izlemek için ya da Buharalıların en çok sevdiği seyirlerden birisini; becerikli cellâdın meydanın taşlarına bir damla bile kan damlatmadan büyük bir maharetle boğaz keserek gerçekleştireceği –ve kanın tamamının cellât kütüğünün dibinde sakin sakin akan arka karışacağı- sıradaki idamı seyretmek için buraya daha pek çok kez koşarak geleceklerdir.

Bayramlar da gene burada, sarayla cami arasında kutlanacaktır.

Buhara’nın acı günleriyle ilgili anılar da çocukların belleğinde yine Registan meydanıyla bağlantılı olacaktır. Ama buna daha çok var. Develer şimdi sessiz sokaklarda ilerleyerek onları yeni baba ocağına götürüyor. Hiçbir şey onların heyecandan yanan mutlu çocuk yüzlerine kederin gölgesini düşüremez.

Abdullah İbni Sina çocuklarını Buhara’ya boşuna getirmiyor. Çocuklarından memnuniyeti gittikçe artıyor. Özellikle büyük oğlu –sonraları Ebu Ali el-Hüseyin veya Avicenna adıyla bütün dünyada ünlenecek olan Hüseyin- yüreğini sevinçle dolduruyor. Çevik zihni ve eşsiz öğrenme yeteneğiyle beş yaşından beri çevresindekileri hayrete düşürmeye başlamıştı. Aile Buhara’ya taşındığında babasının beline kadar ancak gelen bu elâ gözlü küçük çocuk, Müslüman çocuklarının öğrenime onunla başlayıp, olgun çağdayken bile bütün öğrenimlerini neredeyse onunla tamamladıkları kutsal kitap Kuran’ın hemen hemen hepsini Arapça olarak ezbere biliyordu. Harmaysan ve Afşana’dan tanıdık mollaların, çocukluğunda Hüseyin’e öğretmenlik yaptıklarını söylersek herhalde yanılmamış oluruz. Buhara’ya taşınınca öğretmen konusunu daha ciddi düşünmek gerekecekti.

Abdullah’ın yeni evinin bitişiğinde sebze ticaretiyle uğraşan ve bakkallık yapan bir tüccar vardı. Dünyayı çok gezmiş, bir bakkala göre de oldukça iyi bir eğitim almıştı. Ticaret işleri çok iyi gitmediğinden gelirini artırmak için, o zamanlar Hint hesabı olarak adlandırılan altılı onlu sisteme göre çocuklara aritmetik öğrettiği küçük bir okul yaptırdı. Hüseyin’i de bu okula yolladılar. Sonradan anlaşılacağı üzere sebzeci çok da fazla şey bilmiyordu. Baba, önlerine çıkan ilk müderrisin, oğlu Hüseyin gibi bir çocuğa yeterli olmayacağını hemen anladı. Mali durumları kötü olmadığından iyi bir hoca tutabilirlerdi.

Oğullarına tutacağı hoca konusunda kafasını karıştıran bir şey vardı; taleplerini karşılayacak ve onunla aynı görüşleri paylaşacak bir hocayı nerede bulacağını bilmiyordu.

İyi bir gözlemci olan ve önemli bir hayat tecrübesine sahip Abdullah, çevresindeki gerçekleri çoktandır eleştirel bir gözle ele almaya başlamıştı. O dönemde, var olan düzene karşı toplumun üst kısmında hoşnutsuzluk hissedilirse, bu, sarayda yapılan bir devrimle ifade edilir, aşağı tabakalarda ise sonuca ulaşmayacak ve köylüleri umutsuzluğa düşürecek dağınık ayaklanmalarla açığa vurulurdu, orta tabakalar da yolun doğruluğundan kuşku duyulması halinde ise dünyevi ve ruhani liderlerin başını çektiği, genellikle dînî-felsefî bir biçim alırdı. Tasavvuf, Karmâtîlik ve buna benzer diğer hareketler işte böyle doğmuştu. Tasavvufa sırası gelince yeniden döneceğiz. Şimdi, Hüseyin’in babasının yakınlığı nedeniyle Karmâtîliğin ne olduğu üzerinde biraz duralım.

Abdullah’ın eleştirel yaklaşımı, Samanoğulları İmparatorluğu’nda benimsenen muhafazakâr Müslümanlıktan ayrılarak İsmaili mezhebine veya Karmâtîliğe bağlanmakla kendi ifadesini buldu. Bu mezhep şehir halkının ve toprakla uğraşanların feodal olmayan bir biçimde yapılanmasını ifade ettiği için o zamanlar ilerici bir tavır olarak ortaya çıkmıştı.

Karmâtîlik daha IX. yüzyılda İslâmın aşırı sert ve dar kalıpçı dogmalarına ve feodalliğin gittikçe artan tahakkümüne karşı muhalefet olarak ortaya çıkmıştı. Ama bu hareketin ortaya çıkışından itibaren çok derin çelişkileri olduğu anlaşıldı. Karmâtîliğin fikir bağımsızlığı söylemi altında, farklı çıkar gruplarından insanlar bir araya geldiler. Karmâtîlik bir taraftan halk kitlelerinin feodal düzene karşı hareketiyken, diğer taraftan da üst düzey yöneticilerin feodal hükümdarlara karşı hareketiydi. Böylece Karmâtîlik, dış görünüşte sağlanan bir birlik içerisinde, halkın çıkarlarının aristokrasinin politika oyunlarıyla çatıştığı iç çekişmelerle çöktü. Abdullah İbni Sina, hareketin politik özü üzerinde fazla düşünmüyordu. Çağının ilerici birçok adamıyla birlikte Karmâtî hareketini hüküm süren zulme karşı bir dayanak olarak görüyor, bunun toplumsal eşitliğe bir çağrı olduğunu düşünüyordu. O, köleliğin kısmen korunmasına itiraz etmeksizin, Karmâtîliğin, bireyleri özgür ve eşit olan köy toplumu yaşam tarzına dönüş söylemini seve seve destekliyordu. Karmâtî liderlerle birlikte, Arapların boyun eğdirdiği ulusların hürriyetlerini elde etmeye hakkı olduğunu kabul ediyor, yerel feodal hanedanları desteklemeyi ve Bağdat’tan atanan valilerden yana hareket etmemeyi uygun buluyordu. Karmâtîlerin rasyonalizm ve antik felsefe elementlerini gerici bir mistisizmle birleştirdiği mehdilik inancı, ona uygun bir felsefeydi.

Mısır’da bir dönem varlığını sürdüren bağımsız Fatımi devletine ve Ali’nin ve Fatıma’nın arkasından gelen İsmaili halifelere karşı duydukları sempati nedeniyle Karmâtîler, her ülkenin iktidarlarınca, bu arada Karmâtîliği tanımasına karşın Samanoğulları’nca da kuşkuyla karşılanmışlardır.

Sofu ulema sınıfı, Karmâtîleri takibe alarak bu mezhebin gizli ve zulüm gören bir mezhep olması için elinden geleni yaptı.

Abdullah İbni Sina ne Mısır halifesiyle, ne de Fatımilerle ilgileniyordu. Onun Karmâtîliğe duyduğu ilgi, dini ve politik görüşlerinden çok kendi iş ilişkilerine bağlı olarak, nüfuzları ülke sınırlarını aşan işbilir gezgin tüccarlarla ve sarraf bankerlerle rahatça daha iyi bağlantılar kurabilmek isteğinden kaynaklanıyordu.

Abdullah ne bir münzeviydi, ne de macera arayışı içerisindeydi. O, evini, ailesini, eliyle yarattığı mutlu ve huzurlu hayatı bırakıp seyahatlere çıkmayı düşünmüyordu, ama yeni bir dünyayı kavrama anlayışını neyle sağlayacağını çok iyi biliyordu. Karmâtîlerle bağlantı kurmak ona bu olanağı sağlardı.

Oğulları için Karmâtî bir öğretmen veya en azından kendi görüşlerine yakın birisini araması şaşırtıcı değildi. Abdullah, Karmâtîler içerisinde ufukları dini dogmalarla daralmamış, daha bilgili ve daha iyi felsefi eğitim almış insanlar olduğunu düşünüyordu. Ayrıca tutacağı hocayı evine yerleştirmenin gerekli olduğunu düşünen Abdullah, evinde aynı düşünceleri paylaştığı birisini arıyordu, daha sonra düşman olabilecek bir muhalif istemiyordu.

Dini ve felsefi tartışmalar Abdullah’ın en çok sevdiği şeydi. Aynı görüşleri paylaştığı insanlarla konuşma imkânı bulmaktan hoşlanırdı. Dünyada ne olup bittiğiyle ilgilenir, kendi görüşlerini açıklamaktan kaçınmazdı. Bu nedenle, çocuklara bulacağı hocanın kendisi için de sohbet arkadaşı olmasını istiyordu. Ama şimdilik böyle bir öğretmen yoktu. Abdullah da oğullarını kendi ilgi alanlarına çekmeye başladı. Mahmud, babasının isteğini seve seve karşılayarak, evrensel ruhu anlama konusunda, sofu İslâmlar ve Karmâtîler arasında var olan farklılıklar ve onların dünya bilincine ilişkin babasının yaptığı yorumlara katılıyordu. Bu, sadece içinde bulundukları yüzyılda tartışılan bir konu olmamakla beraber, tartışmaların hiçbir sonuca ulaşmayan ana temasıydı. Abdullah gerçek bir Karmâtî olarak, görünen dünyayı oluşturan bütün maddeyi evrensel ruhun yarattığına inanıyor, oğullarına da bunu öğretiyordu.

Hüseyin, konuşulanlara sessizce kulak vermekle yetiniyordu. Şimdilik tartışmacıların düşünce, yorum ve ispatlarını anlayıp sindiriyordu.

“Zaman gelecek,” diye düşünüyordu, “her şeyi enine boyuna öğreneceğim, sadece başkalarının söyledikleriyle yetinmeyeceğim.”

Sofu İslâm onu ikna etmemekle birlikte, Karmâtîlerin öğretisi de ona kesin ispatları taşımıyor gibi görünüyordu. Hüseyin, teolojik kaygılar taşımadan ve temelsiz yorumlar olmadan da ailesinin Buhara’ya taşındığı ilk yıllarda kendisine uğraşacak şeyler bulabiliyordu. Kuran öğrenmeyi bitirdikten ve aritmetik kavramları sebzeci komşusundan derinliğine kavradıktan sonra, böyle sıradan bir öğretmenle, sadece gramer, kelâm, şiir ve diğer sözlü disiplinlerin dâhil olduğu bilim adabına geçti, ardından da hukuk bilimlerini öğrenmek için fakih İsmail ez-Zahid’e gitmeye başladı.

Ez-Zahid’in büyük evindeki odalardan birisi okula dönüştürülmüştü.

İslâm hukukunun inceliklerini öğrenmek için sabahın erken saatlerinden itibaren buraya gelen öğrenciler arasında en küçük dinleyici Hüseyin’di. Önlerinde gelecekteki hayat yolunu seçmek, ev ve aile kurmak gibi problemler duran bu genç insanlar, böyle ciddi bir topluluğun arasına giren bu küçük çocuğa başlangıçta yan yan bakıyorlardı. Öğretmen, şeriatın temel kavramlarını öğretirken öğrenciler sessizce dinliyordu. Kimin nasıl öğrendiğini anlamak henüz mümkün değildi. Ama ez-Zahid, örneğin gazanın[4], azadın[5], sulhun[6], ariyetin[7] ne olduğunu ve İslâmiyetin bütün bunlara nasıl yaklaştığını, Kuran’ın savlarına karşı işlenen suçların nasıl cezalandırılacağını, devletin bir hizmet karşılığı verdiği toprakların satılıp satılamayacağını, boşanma hakkının nasıl kullanılacağını sorduğunda, küçük Hüseyin sanki yaşlı bir fakihin deneyimine sahipmiş gibi öyle akla uygun ve doğru cevaplar veriyordu ki, bütün öğrencilerin ağzı açık kalmıştı.

Evde bile taylasanını[8] çıkarmayan İsmail ez-Zahid öğrenimin bir sonraki aşamasında muhakeme usulünü anlatırken öğrencilerin soru sormasını istiyor, onlara tartışmalara katılmayı ve çürütülemez delillerle rakibin şaşırtılmasını öğretiyordu. Küçük İbni Sina’nın soru ve cevapları oluşturma mantığı diğerleriyle karşılaştırılamazdı bile. Fakihin öğrencilerinden en büyük olanlar bile, on iki yaşını henüz dolduran bu çocuğa akıl danışıyordu.

“Suçluyu açığa çıkarabilmek için soruyu nasıl hazırlamak gerekir?”, “Kocanın, sonradan karısını evine geri çağırması ihtimali göz önünde bulundurularak boşanma sırasında bir boşluk bırakmak için ne tür ifadeler kullanmalı?”, “Elinde yaptırımı olan ağır koşullar içeren bir anlaşma bulunan acımasız tefeciden müvekkilinizi nasıl kurtarabilirsiniz?”, “Ortaklık konusunda anlaşmayı nasıl oluşturmak gerekir?” gibi onlarca soruyla Hüseyin’e başvuruyorlar, o da üzerinde düşünüp gerekli cevapları veriyordu.

Mantıksal ve soyut düşünce konusunda olağanüstü bir bellek oluşturmaya ve bununla ilgili olağandışı yeteneklerini geliştirmeye çok küçük yaşlarda başlamıştı. Bunun dışında, gerçeğe ve kendisini bilgin sayanların, ama dini dogmaların sınırları içerisinde sıkışıp kalanların düşüncelerine karşı eleştirel bir yaklaşım da geliştirmeye başladı.

Öğrendiği her şeyi derinliğine anlama ve bilimin üzerine kurulduğu bütün nedenleri ve temelleri ayrıntılı bir biçimde anlamadan rahat edememe özelliği Hüseyin’de bu şekilde ortaya çıkmaya başlamıştı.

Hüseyin, İslâm hukukunun kendisi için şaşırtıcı özelliklerini fark etmişti. Fakihler insanları ve onların dini yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini değerlendirebilmek için namaz, oruç, hac, zekât ve şeriatın gösterdiği buna benzer şeyleri öne çıkarıyorlardı. Halbuki o, ne kadar temiz, soylu, namuslu, dürüst ve iyi olursa olsun başka bir dinin temsilcisinin en düşüncesiz Müslüman karşısında bile tercih edilmeyeceğini anlıyordu. Müslümanlar arasında ise camiye hiç aksatmadan giden acımasız tefeci, onun inancı zayıf zavallı vereceklisinden her zaman daha haklı olacaktı. Hüseyin’in hiçbir zaman unutmadığı ikinci şey cezanın verilmesindeki farklılıktı. Aynı suç, işleyenin bulunduğu farklı konuma göre farklı cezalar gerektiriyordu. Örneğin üst düzey birisinin işlediği cinayet için sadece kınama cezası verilirken, çiftçiye elâlem önünde utandırma cezası, tüccar sınıfı ve memurlara para cezası veriliyor, bedeni cezalar ve hatta idam cezası, ancak sade halktan kişilere veriliyordu.

Hüseyin gençliğinde, insan hakları, onların eşitliği, dünya nimetlerinin dağıtılmasında adalet gibi konular üzerinde fazla düşünmüyordu. Şimdilik her çeşit bilgi ve malûmatı hafızasında biriktiriyordu.

Bilgileri, Hüseyin’i fırsatını bulunca yaramazlık yapan, kavga eden, sadece arkadaşlarını değil ez-Zahid’i bile taklit eden bir çocuk olmaktan alıkoymuyordu. Hem öğretici hem de eğitici nitelikleri kendinde birleştiren bir öğretmen bulma ihtiyacı babanın önünde gittikçe daha önemli bir sorun haline dönüşüyordu.

Abdullah İbni Sina, sonunda Karmâtî olan ve kendisine iyi bir yer arayan Ebu Abdullah en-Natilî isminde bir bilginin Buhara’ya geldiğini arkadaşlarından öğrendi. İşte Natilî’nin İbni Sina’nın evine geliş hikậyesi böyleydi.

  3. BÖLÜM

 Güneş, geniş bir alana yayılan şehri, sarayları, kulübeleri, camileri ve bahçeleri, meydanları ve çarşıları ışık seli içerisinde bırakmıştı. Arklardaki suyu altın rengine döndürmüş, rabadın en dar sokaklarına bile uğramıştı. Buharalılar aşırı sıcaktan bitkin düşmüş, zanaatkâr mahalleleri öğle sessizliğine gömülmüş, acele bir işi olmayan herkes dinlenmeye çekilmişti. Bakırcı çekiçlerinin vuruşları artık komşularını sağır etmiyordu. Marangozlar balta ve testerelerini bir köşeye kaldırmış, terziler henüz bitirmedikleri entarilerin üzerine yatarak uyukluyorlardı. Uykulu tüccarlar dükkânlarını kapatmış, sarrafların, sakaların, tatlı, baharat satıcılarının ve çığırtkanlık yapmadan satılamayacak her türlü öteberi satıcılarının haykırışları kesilmişti. Öğle sıcağı herkesi ağırlaştırmış, uykusunu getirmişti.

Yaşam Buhara’nın her yerinde durmamıştı. Büyük kil duvarın öte tarafında, çarşılardan çok uzakta bulunmayan bir mahallede hâlâ sesler duyuluyordu. Dalları sere serpe yayılmış büyük çınar ağacının gölgesindeki küçük serin avluya oymalı meşe bir kapıdan girilirdi. Sık yaprakların arasından düşen ışık lekeleri avludaki taşların üzerine saçılmış altın paralar gibi duruyordu. Fıskıyenin incecik akan suyu birbirini takip eden fışkırmalarla yavaşça şırıldıyor, inci gibi su serpintilerinde minik gökkuşakları oluşuyordu. Avlunun en gölgelik köşesine büyük bir halı serilmiş, onun üzerine konulmuş yastıkların üzerinde bir ihtiyarla on-on iki yaşlarında iki çocuk yatıyordu. Kardeşlerden küçük olan Mahmud, ağzındaki kayısı kakını tembel tembel çiğniyor ve abisi Hüseyin’in, Ebu Abdullah en-Natilî hocayla yaptığı derin bilimsel konuşmayı dinliyordu.

Sıcak, bu gölgelik köşede bile Natilî’yi bitkin düşürmüştü. Aslında, dirseklerinin altındaki yastıkların üzerinde, şöyle bir saat kadar seve seve kestirirdi. Ama Hüseyin sorularıyla onu canından bezdiriyor, o da öğretmenlik otoritesini korumak için soruları cevaplamak zorunda kalıyordu. Oğlan ise en umulmadık şeylerle ilgileniyor, testideki suyun aşağı doğru akarken, fıskıye suyunun neden yukarı doğru fışkırdığını; akan suya düşen güneş ışınlarının neden mavi, yeşil, kırmızı, sarı renklere dönüştüğünü; kışın güneşin yaza göre neden daha geç doğduğunu, kuzey ülkelerinde hangi ağaçların yetiştiğini ve Ebu Abdullah’ın da bilmediği daha birçok şeyi sormak için felsefi konulardan uzaklaşmak istiyordu. İhtiyar esniyor, uyuklamamak için çaba harcıyor ve gelişigüzel cevaplar veriyordu, ama uyuklamadığı zaman da oğlanın haddi hesabı olmayan sorularını cevaplayamıyordu. Neyse ki, Allah var. Öğretmen içinden çıkamadığı her soruda en büyük hikmet sahibine dayanıyor. Şanssızlık, bu göndermelerin meraklı Hüseyin’i tatmin etmiyor olmasıydı. Peki, Allah gerçekten böyle yaratmış olsun! Ama niçin bazen şöyle, bazen böyle yapıyordu? Hüseyin anlamadığını gizlemeden somurtuyor, ama bu, onun ihtiyarı daha çetrefil yeni bir soru yağmuruna tutmasına da engel olmuyor.

Natilî hayatın fırtınalarında şiddetle yıpranmış birisi, özellikle çok geniş bilgilere sahip değil. İbni Sina’nın evinden memnun, buraya var gücüyle tutunuyor. İbni Sina’nın bolluk içindeki sofrasında doya doya yiyor ve oldukça ağırbaşlı davranıyor. Ama yıllar kendini hissettiriyor. İhtiyar kafayla, uzun ve zor bir yaşamdan yorulmuş vücut dinlenmek istiyor. O, bir zamanlar bildiği şeyleri öğretebilir,  ama artık eline yeni kitap almıyor. Nasıl olsa her şeyi öğrenemez ve kavrayamazsın.

Bazen mutlu oluyor, ama ısrarcı ve meraklı Hüseyin bazen onu hayrete düşürüyor. Öğrencisinin zekâsı ve yetenekleriyle gurur duyuyor, ama şu an bir tek şey istiyor; o da diğer çocuklar gibi bir oyunla oyalansa! İhtiyarın gözkapakları birbirine yapışıyor, esnemesini güçlükle zapt ediyor.

Mahmud usulca yaramazlık yapıyor ve kayısı çekirdeklerini fıskıyenin küçük havuzuna fırlatıyor. Abisinin soruları da, öğretmenin mahcup, tutarsız cevapları da onu hiç mi hiç ilgilendirmiyor. İşte Natilî’nin seyrek, ak düşmemiş sakalı, bu da başka bir mesele. Sakalını tıpatıp komşunun keçisi gibi sallıyor! Sakalına çekirdek fırlatsa mı? Mahmud, ihtiyarın sakalına özel bir önem verdiğini ve onunla gururlandığını biliyor, ama afacanlık yapmadan da duramıyor. Çocuk gözünü kısıyor, dikkatle nişan alıyor, bir fiske vuruyor… Evet, çekirdeğin yönü doğru, ama her nedense Natilî’ye değil, Hüseyin’e çarpıyor. O, kendini kaybederek yerinden fırlıyor.

— Eşşek! diye haykırıyor kardeşine, elâ gözleri öfkeyle parlıyor. Senin tembellik ettiğin yetmiyormuş gibi, benim ciddi sohbetlerime de engel oluyorsun!

Kardeşinin üzerine atılarak onu halının üzerine yuvarlıyor.

— Çocuklar, çocuklar! diye mırıldanıyor uykulu bir sesle, ama onları ayırmak yerine, sezdirmeden odasına çekiliyor.

 



[1] Mustafa’nın divanı devletin finansal işlerini yürütüyordu.

[2] Rabad: Buhara’da ticaret ve zanaatçıların yaşadığı varoş. Rabad bölgesi iç ve dış rabadlar olmak üzere iki kısımdan meydana gelirmiş.

[3] Kumgan: İbrik.

[4] Gaza: İslâm dinini korumak veya yaymak amacıyla Müslüman olmayanlara karşı yapılan ve her Müslümanın katılması gereken kutsal savaş.

[5] Azat : Kölelerin serbest bırakılması konusundaki kurallar.

[6] Sulh : Barış anlaşması.

[7] Ariyet: Belli bir taşınır malın geri verilmek şartıyla kullanımının bir kimseye bırakılması.

[8] Taylasan: Fakih giysisinin bir parçası olan geniş eşarp.



EBU ALİ İBNİ SİNA’NIN

HAYATINDAKİ ÖNEMLİ TARİHLER

 980– Ebu Ali İbni Sina Buhara yakınlarındaki Afşana kasabasında doğdu.

986–987 – İbni Sina ailesinin Buhara’ya taşınması ve öğrenimin başlaması.

994–996 – İbni Sina’nın tıp öğrenmesi ve ünlü bir doktor olarak tanınması.

995–996 – Emir Nuh İbni Mansur’un hastalığı ve İbni Sina tarafından tedavi edilmesi. Genç bilgine Samanoğulları kütüphanesinde çalışma izni verilmesi.

999 – Buhara’nın ilig-Han Nasr tarafından ele geçirilmesi. Kütüphanenin yanarak yok olması. 

1000 – İbni Sina’nın ilk eserlerini yazması: “Derleme”, “Nedenler ve Sonuçlar”, “Günah ve İyilik Kitabı”. Babasının ölümü. İbni Sina ve ailesinin Harezm’e yerleşmesi.

1002 – Harezmşah Ma’mun İbni Mamun’un’ Harezm yönetiminin başına geçmesi. Harezm “Akademisi”.

1002–1010 – Harezmşah’ın sarayında bilginlerin parlak varlığı. Biruni’nin Harezm’e gelişi. El Biruni ve İbni Sina’nın bilimsel konular üzerine tartışmalar yapması. Gazneli Sultan Mahmud’un elini Harezm’e uzatması.

1011–1012 – İbni Sina’nın Harezm’den kaçarak Nes, Baverd, Tûs, Nişapur ve diğer yerlere gitmesi. Sultan Mahmud’un buldurtmak için İbni Sina’nın portresini dağıtması.

1012 – Cürcan’a gidiş. Cürcan sultanı Kâbus İbni Vaşmgir’in ölümü ve oğlu Sultan Manuçehr’in iktidara geçmesi (1012–1029). İbni Sina “Mantık Konusunda Özet” isimli eserini öğrencisine yazdırdı. Cürcan’da “Tezahür ve Eski Haline Dönüş” “Gözlemler” kitaplarını yazdı. “Hekimlik Yasası” isimli kitabına başladı, Ptolemaeus’un “El-Mecesti” kitabını özetledi.

1013–1014 – Rey’e gidiş. Genç Rey hükümdarının psikolojik hastalığının tedavi edilmesi. Bilimsel incelemelerin yazılması. Şemsü’d-Devle’nin yanına Hemedan’a gidiş. İbni Sina’nın “Kalp İlaçları Kitabını” yazması.

1017 – Harezm’in Gazneli Sultan Mahmud tarafından ele geçirilmesi.

1017–1023 – Hemedan’da yaşam. İbni Sina’nın Hemedan hükümdarının veziri olması ve bilimsel çalışmalarını sürdürmesi. İbni Sina’nın evine baskın yapılması ve bilginin saklanarak yaşaması. Şemsü’d-Devle’nin İbni Sina’yı yeniden göreve çağırması. Bir sefer sırasında Şems’in ölümü. Hükümdarın vârisi tarafından bilim adamının arkasına düşülmesi ve Ferdecan kalesine hapsedilmesi. Kalede yapılan çalışmalar. “Hayy İbni Yeksan” hikâyesinin, “Yöneticilik Kitabı”, “Kulunç Kitabı’nın” yazılması

1023–1036 – İbni Sina’nın Hemedan’a Alaü’d-Devle’nin yanına sığınması Bilginlerin Emir’in sarayında toplantılar yapmaları. İbni Sina’nın Hükümdar’ın en yakın danışmanı olarak çalışmaya başlaması. Verimli bilimsel çalışmalar. “Hekimlik Yasası” kitabının tamamlanması. Farsça yazılan “Bilgi Kitabı” üzerine çalışılması ve Alaü’d-Devle’ye ithaf edilmesi. Diğer çalışmalar.

1036 – Alaü’d-Devle’nin sefere çıkarak Hemedan’ı ele geçirmesi.

1037 – İbni Sina’nın hastalanması ve ölümü.

BİBLİYOGRAFİ

İbni Sina’nın Eserleri

 İbn Sina. Danişname (Kniga Znaniya) Stalinabad. 1957.

İbn Sina. Kanon Vraçebnoy Nauki. (El-Kanun) Taşkent, T. I. 1954., II. 1956.

İbn Sina. Çetverostişya. (Rübailer). Perevod S. Lipkina. Almanah “Literaturnıy Tacikistan” No: 5. 1953.

İbn Sina ve Al Cuzcani. Jizneopisanie Abu Ali Huseyna İbn Abdallaha İbn Sinıy, Raskazannoe im samim i zapisannoe ego uçenikom Abu-Ubeydom al-Cuzcani. (Ebu Ali Hüseyin İbn Abdullah İbni Sina’nın Yaşamöyküsü, Kendisinin Anlattıkları ve Öğrencisi Ebu Ubeyd el-Cüzcani’nin Yazdıklarından) Perevod s arabskogo M. Zanda. Almanah “Literaturnıy Tacikistan” No:5, 1953.

 Ebu Ali İbni Sina Üzerine Kaynaklar

 V. Asmus, Abu-Ali İbni Sina. Jurnal “Novıy Mir” No: 6, 1952.

V. Bartold, Uçenıe Musulmanskogo “Renessansa”. (İslam Rönesansının Bilginleri) Zapiski Kollegii Vostokovedov, T. V.

E. Bertels, Avitsienna i Persidskaya Literatura. (Avicenna ve Fars Edebiyatı) “İzvestiya SSCB Bilim Akademisi  (Otd. Obş. Nauk)”, No: 1-2, 1938.

E. Bertels, Literatura Narodov Sredney Azii. (Orta Asya Halklarının Edebiyatı) Jurnal “Novıy Mir” No: 6, 1939.

A. Bogoutdinov, Velikiy Mıslitel Srednevekovye. (Orta Çağın Büyük Düşünürü) “Vestnik SSCB Bilim Akademisi” No: 6 1952.

A. Bogoutdinov, Vıdayuşiysya Pamyatnik Filosofskoy Mısli Tacikskogo Naroda. (Tacik Halkının Felsefi Düşüncesinin Üstün Anıtı) Jurnal “Voprosıy Filosofii” No: 3. 1948.

A. Bogoutdinov,  Predislovie k Knige İbni Sinıy “Danişname”. (İbni Sina’nın Danişname Kitabına Önsöz) Stalinabad, 1957.

A. Ya. Borisov, Avitsienna Kak Vraç i Filosof. (Bir Hekim ve Felsefeci Olarak İbni Sina) “İzvestiya SSCB Bilim Akademisi  (Otd. Obş. Nauk)” No: 1-2, 1938.

İ. Braginskiy, Torjestvo Razuma. (Aklın Zaferi) “Literaturnaya Gazeta” ot 19 Avgusta 1952.

B. Gafurov, İstoriya Tacikskogo Naroda. (Tacik Halkının Tarihi) İzd. 2-e M., 1952.

G. Gintsburg, Arabskaya Meditsina i Proizvedeniya Avitsiennıy. (Arap Tıbbı ve İbni Sina’nın Eserleri) Trudı İnstituta Vostokovedeniya SSCB Bilim Akademisi, vıp. XXXVI, 1941.

M. Zand. Poetiçeskaya Tvorçestvo İbni Sinıy. (İbni Sina’nın Şiirsel Yaratıcılığı) Almanah “Literaturnıy Tacikistan” No, 1953.

T. İzmayilova. Avitsienna (Avicenna) (K 1000-letiyu so dnya rojdeniya). L., 1952.

L. Klimoviç, Svetoç Nauki i Kulturı. (Bilim ve Kültürün Meşalesi) Almanah “Drujba Narodov” No: 3, 1952.

E. Pavlovskiy, Velikiy Uçenıy-Entsiklopedist. (Büyük Bilgin ve Ansiklopedici) “Pravda” ot 18 Avgusta 1952 goda.

B. Petrov, Avitsenna-klinitsist. (Klinisyen Avicenna) Jurnal “Kliniçeskaya Meditsina “ No: 11, 1952.

B. Petrov, İbni Sina – Tvorets “Kanona” (El-Kanun’un Yaratıcısı Olarak İbni Sina) (Predislovie k Knige İbni Sinıy “Kanon Vraçebnoy Nauki”) (İbni Sina’nın kitabı “El-Kanun”un Önsözü), T. 1. Taşkent, 1954.

T. Rayonav, İbni Sina. V knige “Velikie Uçenıe Uzbekistana.” (İbni Sina. Özbekistan’ın Büyük Bilginleri” kitabında) Taşkent, 1948.

V. Ramodin, Velikiy Uçenıy Sredney Azii İbni Sina ( Avitsenna) (Orta Asya’nın Büyük Bilgini İbni Sina (Avicenna) (980-1037). İzd. “Znanie” M., 1952.

A. Sadıkov, K Voprosu o Vozniknovenii Himii v Sredney Azii v Knige “Materialı po istorii oteçestvennoy himii” (Orta Asya’da Kimyanın Ortaya Çıkışı  Sorusuna.) İzd. SSCB Bilim Akademisi, 1950.

A. semenov, Abu Ali İbn Sina. Stalinabad, 1953.

V. Ternovskiy, Avitsenna, Ego Jizn i Trudı v Oblasti Biologii i Meditsinıy. (Avicenna’nın Yaşamı ve Onun Biyoloji ve Tıp Alanındaki Eserleri) Trudı Kazanskogo gosudersvennogo meditsinskogo instituta, T. II, 1937.

S. Tolstov. Po sledam drevnehorezmiyskoy tsivilizatsii. Eski Harezm Uygarlığı’nın İzinde). SSCB Bilim Akademisi yayını M-L., 1948.

Gilber W. Tısyaçeletie so dnya rojdeniya Avitsennı. (Avicenna’nın Bininci Yıldönümü) Jurnal “V zaşitu Mira” No: 8, Yanvar 1952.

S. Ulugzade, Velikiy Deyatel Kulturıy. (Büyük Kültür Adamı) “Pravda” ot 17 Avgusta 1952.

P. Faktoroviç, Velikiy Uçenıy-Estestvoispıtatel. (Büyük Bilgin-Doğal Bilimci) Jurnal “Priroda” No: 7, 1952.

S. Şanyavskiy, Mogila Avitsennı. Otdelnıy Ottisk İz Jurnala “Vraç” (Avicenna’nın Mezarı. “Hekim” Dergisinin Özel Baskısı) No: 5, 1900.

A. Shmidt, Rukopisi Proizvedeniy Avitsennı v Gosudarstvennoy Publiçnoy Biblioteke Uzbekistan SCB. (Özbekistan Sosyalist Cumhuriyeti Devlet Halk Kitaplığında Avicenna’nın El Yazmaları) Trudı İnstituta Vostokovedeniya SSCB Bilim Akademisi, vıp. 36, 1941.

A. Yakubovskiy, Abu Ali İbn Sina i Ego Vremya (Ebu Ali İbni Sina ve Onun Zamanı) (K 1000-letiyu so dnya rojdeniya po hicremusulmanskoy lunnoy ere). Jurnal “Voprosı İstorii” No:9 1952 g.

A. Yakubovskiy, Mahmud Gaznevi. V Sbornike “Ferdovsi”. (Gazneli Mahmud. “Ferdovski’nin Kitabında.) SSCB Bilim Akademisi yayını1934.

Sbornik “Portret İbni Sinıy”. (İbni Sina’nın Portresi’nden Derleme) İzd. İnstituta Vostokoedeniya Uzbekistan SCB Bilim Akademisi yayını, 1956.

Sbornik “İbni Sina, Materialı Nauçnoy Sessii”. (İbni Sina, Bilimsel Şura Belgelerinden Derleme) Uzbekistan SCB Bilim Akademisi yayını. Taşkent.

 















 
 
YAZAR, ÇEVİRMEN VEYA BAYİ OLARAK
BİZİMLE ÇALIŞMAK İSTER MİSİNİZ?